Türk Edebiyatı'nın en önemli romanlarından bir tanesiyle karşısınızdayım efendim! Dilim döndüğünce Hasan Ali Toptaş'ın edebiyatımız için de önemli bir mihenk taşı olan bu eserinden biraz bahsedeceğim.
Hasan Ali Toptaş'ın yazarlığı edebiyatımızda herkesten ayrı, biricik bir yere sahiptir. Bu dediklerimden hayranı olduğum sanılmasın. Aksine beni biraz iten bir edebiyatı olduğunu söylemek isterim. Seneler sonra bir okuma grubu ile konuşmak için 'Gölgesizler'e tekrar yolum düşünce anladım ki ben Toptaş edebiyatının yoğunluğuna mesafeliyim. Hele bir de geçenlerde ilk kez okuduğum 'Bin Hüzünlü Haz' ile, tam da sevmediğim bu okuma tecrübesini doruklarına kadar yaşamışken biraz ürkek başladım bu yeniden okumaya. Fakat 'Gölgesizler'de diğer Toptaş eserlerinde dahi olmayan, edebiyatımızda da bir mücevher gibi parlayan çok özel bir denge bulunmakta; nesnel değerlendirirsem 'hayran olmadım' demek haksızlık olur.
'Gölgesizler' Anadolu'nun ücra bir köyünde yaşanagelen bir takım olayları konu almakta. Bir tür kayıplar geçidi yaşanıyor. Burada insanlar kayboluyor, eşyalar kayboluyor, zaman ve mekan kayboluyor... Bu kaybolanların hikayesini özel yapan aslında o köyde yaşananlar değil. Zira bunlar bizim tanık olmadığımız gerçekler değil. Bunu özel kılan şey Hasan Ali Toptaş'ın eserini oturttuğu satıhı son derece kaygan kurmuş olması. Üslubu ve romanı kurgulama biçimi alışılmışın oldukça dışında, biraz bundan bahsedelim.
Türk romancılığında Oğuz Atay ile başladığına tanıklık ettiğimiz, Ferid Edgü, Orhan Pamuk, Bilge Karasu, İhsan Oktay Anar, Şule Gürbüz gibi yazarların eserlerinde izleyebildiğimiz postmodern yaklaşım son derece baskın bir şekilde kendini gösteriyor 'Gölgesizler'de. Neredeyse kusursuz bir postmodern dengeden bahsedebiliriz, şaşırtıcı. Hele ki yazarlığının en başlarında böyle bir eser kaleme alabilmiş olması alkışlanası. Zaman-mekan-karakter denklemini alaşağı eden akışı, içiçe geçmiş bütüncül yapısı, gerçekle hayalin sentezinden doğan akışı, yazarın kendisinin de romanın göbeğine oturduğu 'üstkurmaca' kimliği, çok seslilikten beslenen çok boyutluluğu olağanüstü kotarılmış.
'Gölgesizler'den bahsedip romanın kurgusundan ve anlatım stilinden bahsetmemek imkansız. Bunları biraz didiklemek lazım. Roman kendi içerisinde bir olay kronolojisine sahip şekilde kurgulanmış olmakla birlikte, tamamen kendine has; geleneksel okuru metnin dışına iterek yabancılaştıran bir karmaşaya da sahip aynı zamanda. Sık sık kesintiye uğrayan olayların akışı, Toptaş'ın kendini de romana dahil ettiği ve bir çember gibi ara ara metnin içinde küçük başa sarmalara giden bölümleriyle üstkurmacanın karmaşık bir biçim örneğini veriyor. Nedensellik üzerinden değil de, duyumsallık üzerinden inşa edilmiş bir hikaye var elimizde. Özellikle romanın iki mekanda seyrediyor olması anlatıyı en çok kaydıran ayrıntı. Köy ve şehir üzerinden, ikili kurulan mekansallık; hikayenin bütün olarak kafada oturtulmasını hayli zorlaştırıyor. Fakat romancının, romana attığı kesikler de tam bu ikilikler esnasında yaşanıyor.
Romanın soyutlaşan ve düşselleşen tüm bölümlerinde Hasan Ali Toptaş eline en iyi silahını alıp bir tutkal gibi anlatıyı birbirine yapıştırıyor: O da güçlü dili. Türkçe okumayı keyifli hale getiren, ağdalamadığı ama zengin bir şiirsellik yakaladığı özel bir anlatım tarzı var. Böylelikle kurmaca evrenin, gerçek evrenden kat be kat önemsendiği, edebiyatın ham maddesinin de hayli ustalıkla kullanıldığı bir edebi evren kurulma başarısı yakalanıyor. Çoğulculuk, Hasan Ali Toptaş romanlarının temel yapı taşlarından bir tanesidir. Bütün eserlerinde buna rastlamak mümkün. Özellikle 'Bin Hüzünlü Haz' bunun pik noktası olarak görülebilir. Burada da çoğulculuk anlatıyı ele geçiren etken. Fakat 'Gölgesizler'deki ana hikayeyi, kaybolanları daha görünür kılmaya yarıyor bu. Yok olanların daha hissedilebilir hale gelmesi, romanda ağır ağır büyüyen bir gerilime sebep oluyor.
Diğer yandan gerçeklerden ziyade, gerçeklerin sureti götürüyor romanı. Eser süresince devam eden hayali atmosfer son sayfaya kadar ortadan kaybolmuyor. Sanki bir aynadan, yaşananların zamandan bağımsız bir yansımasını izliyor gibiyiz. Aralarda kalan tüm kör noktalar okuyucunun hakkaniyetine bırakılıyor. Roman, okuyucunun algısıyla beraber, her okurda bambaşka bir gerçeklik olarak kendini yeniden var ediyor. Anlatının içine serilmiş eksiklikler, romanının varlıklarını oluşturuyor. Roman kendi düşsel evreninde, sürekli deviniyor ama bir yere de varamıyor. Zira romandaki mekan da, olaylar da, karakterler de hatta ve hatta yazarın kendisi de bir kısır döngüsellik içine sıkışmış durumda.
Diğer yandan bu bizi Nuri Bilge Ceylan sinemasından da aşina olduğumuz 'taşra sıkıntısı'nın içine atıyor. Taşra değişmiyor, kendi içinde kendine doğru ve kendinden dışarı devinip duruyor. Zaman algısı da, insan yargısı da farklı bir çizgide seyrediyor. Bir varoluşsal krizin patlamasını görüyoruz. Sessiz ve içe doğru bir patlamadan bahsediyorum. Bu varoluş sancısı kendi küçük dünyasında insanlıklarını kaybetmiş bir grup varlığın seramonisine dönüşüyor. Kobo Abe'nin 'Kumların Kadını' kitabında kurguladığı Kafkavari dünyayı anımsattı bana. Fakat buradaki insanlar, o kitaptaki insanları değil, kumlardan başkasını temsil etmiyor. Birbiri üzerine yığılan, savrulan, gömülen zerrecikler. Anlam bulma arayışları anlamsızlaşmadan ötesine varamıyor. Zira bir böcek kadar bile iradeye sahip değiller. Sanki akıllarından azat edilmiş, nasıl davranmaları gerektiği konusunda zalim bir ilahi elin hain oyununa maruz kalmışlar gibi.
Neyse çok uzattım, 'Gölgesizler' önemli bir roman. Edebiyatımızda durduğu yer çok önemli, mutlaka bir ara yolunuzu düşürün derim.